Küçük Pencere

Küçük Pencere’den Türkiye ve Dünya

Küçük Pencere header image 1

Daha Ne Kadar Zorlaştıracaksınız?

1 August 2008 · Yazar: MCK · Yorum Yazılmamış

Anayasa Mahkemesi sonunda kararını verdi. 11 üyeden 10′u, AKP’nin laiklik karşıtı eylemlerin içerisinde olduğunu tespit etti, AKP’yi suçlu buldu. Ancak bu üyelerden dördü AKP’nin kapatılacak kadar ağır bir odak haline gelmediği fikrinde olunca, Cumhuriyetin dört temel ilkesinden birine karşı eylem ve hareketleri tescil edilen, anayasaya aykırı eylemleri kesinleşen bir parti, Türkiye’yi yönetmeye devam edecek.

Kararın ardından demokrasi aşıkları hemen harekete geçti ve anayasanın değiştirilerek parti kapatmanın zorlaştırılmasını istemeye başladı. Ortada bazı gerçekler var:

  • AKP laiklik karşıtı eylemlerin odağı olarak tescil edildi.
  • Anayasaya aykırı bir şekilde, laiklik ilkesini zayıflattığı ve hatta fiilen ortadan kaldırmak amacını taşıdığı karara bağlandı.
  • Ancak bu eylemlerin henüz bu ilkeyi resmen ortadan kaldıramamış olması nedeniyle kapatılmadı.

11 üyeden 10′u. Odak diyor. Aykırı eylemler diyor. Ama parti kapatılmıyor. Üstelik bu parti iktidarda. Kapatılmadığı gibi, ülkeyi yönetmeye devam et denmiş oluyor.

Ben bu kararı olumlu karşıladım. AKP kapatılsa bir şey değişmeyecekti. Erdoğan demokrasi kahramanı ilan edilecek, emanetçi bir lider peşinde daha yüksek oy oranları, daha kötü uygulamalar, daha kötü günler görecektik. Şimdi AKP’nin önünde bu işten ders almak için bir fırsat var.

Dikkat çekmek istediğim şudur: İktidarda, yani dizginleri elinde tutan bir parti, 11 üyeden 10′u tarafından laiklik karşıtı eylemlerin odağı olarak tespit edilmiş, ancak kapatılmamış, bir şans daha verilmiş.

Bu durumda parti kapatmayı ne kadar zorlaştıracağız? Zaten yeterince zor olduğu ortaya çıkmadı mı?

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

→ Yorum YazılmamışEtiketler: · , , ,
Konular: gündem · hukuk

Ahmet Necdet Sezer Belgesi’nin Düşündürdükleri

7 July 2008 · Yazar: MCK · Yorum Yazılmamış

Geçen hafta Mustafa Balbay, Sinan Aygün, Şener Eruygur, Hurşit Tolon gibi isimlerin gözaltına alınması üzerine yazdığım yazıda, yapılan açıklamalara da itibar ederek Ergenekon soruşturmasında sona yaklaştığımızı, iddianameyi görmeye ramak kaldığını, her ne kadar yöntem konusunda eleştirilerimiz olsa da, hukukun işlemesini beklememiz gerektiğini yazmıştım.

Geçen zaman içinde Sinan Aygün, Şener Eruygur, Hurşit Tolon ve bazı başka isimler tutuklandı, bazıları ve Mustafa Balbay da mahkeme tarafından serbest bırakıldı. Bu arada iddianame de, söylendiği gibi 4 Temmuz günü mahkemeye sunulmadı.

Halen hukukun üstünlüğüne inanıyor ve nasıl AKP için açılan kapatma davasında yargı bağımsızlığına vurgu yapıyorsak, Ergenekon soruşturmasında da yargının rahat bırakılması gerektiğine inanıyorum.

Ancak, görünen o ki, eleştiri hakkımı kullanmak zorundayım. Mustafa Balbay, dün Avrasya TV’de yaptığı açıklamalarda, kendisine soruşturma gizliliği konusunda bilgi verilmesine rağmen, ifadesinin daha kendisi Bolu yakınlarındayken tüm gazetelere ulaştığı haberi üzerine savcılık ve mahkemede sorulan soruları anlattı. Sorular gerçekten Ergenekon soruşturması konusunda kafalarda daha önce var olan soru işaretlerini devasa boyutlara getirecek türden.

Burada uzun uzun anlatmayım, gazetelerde detaylı bir şekilde okuyabilirsiniz. Sadece adına savcılıkta “Ahmet Necdet Sezer Belgesi” denen, Balbay’a bir okuru tarafından gönderilen faksın, “peki Ahmet Necdet Sezer olayına ne diyeceksiniz?” diye sorulmasına değinmek yeterli olacak diye düşünüyorum. Hikaye şöyle, okuru, Balbay’a gönderdiği faks mesajında, aralarında Sezer’in de bulunduğu 20 kadar ismi sıralamış ve bunlar CHP’ye katılırsa CHP ayaklanır, dirilir demiş.

Olaya neresinden bakarsam bakayım, şaşkınlık içinde kalıyorum. Demek ki, Ergenekon kapsamında CHP’ye katılırsa partiye faydası olacak isimlerin araştırılması da varmış. Demek ki, Balbay’a okurları tarafından gönderilen ve fikir beyanı içeren faks mesajları, bu soruşturma kapsamında delil kabul ediliyormuş. Demek ki, eski cumhurbaşkanının siyasete girmesi ve bir partiye katılması, darbe girişimleri ile ilgili olduğu söylenen bu soruşturmayı yakından ilgilendiriyormuş. Bu durumda, bu soruşturmanın konusu nedir diye kendime sormadan edemiyorum. Darbe girişimleri ve bir terör örgütü mü, yoksa AKP’ye muhalif olanlar mı?

Balbay’a sorulan sorular maalesef bu soruşturmanın oldukça sulanmış olduğunu, soruşturmayı yürüten savcı ekibinin neyi, neyin delili sayacakları konusunda bocalama içinde olduğunu, belki de yorgunluğun etkisiyle artık önlerindeki belgeleri incelemekte zorlandıklarını gösteriyor. Aynı durum, gazetecilik mesleğinin sonucu olarak ortaya çıkan bazı ilişki, görüşme ve belgelerin darbe ve terörü konu eden bir soruşturmaya dayanak kabul edilmesinin olası siyasi sonuçları hakkında da fikir yürütür hale geliyoruz. İşin en ilginç yanlarından biri de, bu soruları soran savcı ekibinin ifade sonrasında Balbay’ı tutuklama istemiyle mahkemeye sevk etmesi.

Maalesef şu andan itibaren Ergenekon soruşturması ne sonuç verirse versin, kamu vicdanı Balbay’a sorulan soruları hatırlayacaktır. Hatırlamalıdır. “Darbe girişimleri”, “silahlı isyan”, “terör örgütü” vb. başlıklar adı altında yürütülen bir soruşturmada, gözaltına alınan bir gazeteciye sorulan ve bir çocuğun dahi konuyu kolayca değerlendirebileceği kadar açık bir şekilde konuyla ilgisiz belgeler, bu soruşturmanın ortada kalacağına işaret olmaya başlamıştır. Eğer varsa, bir terör örgütünü hedefleyen bir soruşturmada, bir gazetecinin cevaplamak durumunda kaldığı bu sorular, bu işe ciddi gölge düşürmüştür. Bundan sonra bu soruşturma bu gölgenin altında yürümek durumunda kalacaktır. Yargılama sonunda birileri terör örgütü kurmak, darbe girişiminde bulunmak ve benzer suçlardan hüküm giyerse, bugünler aklımıza gelecektir.

Son olarak, bekleyelim, sonuna geldik dediğim konuda da, yani iddianamenin açıklanması konusunda da süresi belli olmayan bir ertelemenin ortaya çıkmasının, bu konudaki şüpheleri artırdığını belirtmek zorundayım.

Bundan daha fazlasını yazmak sanıyorum eleştiri sınırlarının ötesine geçerek her zaman karşı çıktığımız yargı bağımsızlığı ilkesine aykırı olacaktır. Her ne kadar başta iktidar partisi olmak üzere siyasi kadrolar hem kapatma davasında, hem de Ergenekon soruşturmasında sınırları fazlasıyla zorlasa, hatta özellikle kapatma davasında yargıya saldırı boyutuna varan açıklamalar yapsa da, bu konuyu kamu vicdanına bırakmak benim için en doğrusu olacak gibi görünüyor.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

→ Yorum YazılmamışEtiketler: · , , , , , ,
Konular: gündem · hukuk · medya · siyaset

Sona Yaklaşırken

3 July 2008 · Yazar: MCK · Yorum Yazılmamış

Bu hafta yaşanan ve medyada “Büyük Gözaltı Operasyonu” olarak işlenen gözaltılar sonrasında, savcılık iddianamenin hazır olduğunu ve çok yakında verileceğini açıkladı.

Her sabah kalktığımızda bugün kimleri aldılar diye merak ettiğimiz Ergenekon sürecinde, bir yılı aşkın beklemenin sonunda iddianameyi görme aşamasına iyice yaklaştık.

Soruşturma sürecinde geçmişi karanlık olduğu kanısı yaygın olan, darbe planları yaptı, çete kurdu veya terör örgütü kurdu gibi suçlamalar karşısında şaşırmayacağımız çeşitli isimlerin yanı sıra, siyasiler, gazeteciler, sivil toplum liderleri de gözaltına alındı, bazıları tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Süreci izlerken çeşitli şüpheler, “korku imparatorluğu kurma” girişimleri konusunda endişeler yaşadık. Kişisel görüşlerimiz ve birikimimiz gereği gözaltına alınan veya tutuklanan insanların birçoğu için “olamaz” dedik. Uygulamaların bir kısmının sabaha karşı, zorla, baskınla, kısacası “darbe dönemi” veya “faşist rejim” çağrışımları yaptıracak şekilde yapıldığına şahit olduk. 24 saat zaten polis korumasında yaşayan, yani nerede olduğu, ne yaptığı bilinen insanların başka polis ekiplerince kaçmaya aday zanlılar gibi aniden götürüldüklerini izledik. Birçoğu her gün göz önünde olan, yeri, yurdu belli, ifade vermeye çağırılsa gitmemesi söz konusu olmayacak insanların hem kendilerini, hem de halkı endişeye sürükleyecek, travmatik yöntemlerle gözaltına alınmalarını takip ettik.

Önceki yazımda, liberal dostların laiklik veya rejim endişesi taşıyan herkesi “darbeci” diye görmesinin çok sakıncalı ve sağlıksız olduğuna değinmiştim. Yaşanan Ergenekon süreci, Mustafa Balbay’ın “Ergenekon oldu her yere kon!” şeklinde özetlediği gibi, halk arasında bu endişeleri taşıyan, muhalefet yapan, iktidardan şüphesi olanların ileride suçlu bulunmasalar dahi, “darbeci” etiketini üzerlerine yapıştırmaya yetti. Bölünme derinleşti, zaten ortadan ikiye ayrılmış olan kitleler, biraz daha tahrik edilmiş oldu.

Her zaman, her şartta hukuka saygılı olmak, eleştiride dikkatli olmak zorundayız. Maalesef bu süreç içinde AKP ve yandaşları, kapatma davası konusunda yargıya ve hukuka veryansın etmekten geri durmadı. Ergenekon soruşturması tarafında ise, aynı şekilde zaman zaman eleştirinin dozunu kaçıranlara rastladık. Yargı yıpratıldı, duyulan güven ciddi anlamda erozyona uğradı.

Şimdi önümüzde iki süreç var, ikisi de son noktaya yaklaşıyor. Kapatma davasında gelecek ay içinde sonuç çıkması beklenirken, Ergenekon davasında da iddianamenin ortaya çıkmasıyla en azından bir miktar aydınlanma, bilgilenme şansımız olacak. Değerlendirmeleri ondan sonra daha sağlıklı yapabileceğiz. Savcılıktan yapılan açıklamada, 2000-2500 sayfa kadar olacağı söylenen iddianame, konu edilen belki yüzlerce kişi, suçlamalar, deliller, iddialar kamuoyuna ulaşacak. İlk anda göründüğü kadarıyla şunu söyleyebilirim, bu kadar “kalın” bir iddianame dosyası, bu kadar uzun bir çalışma ve soruşturma sonunda, bu davadan bir şeyler çıkacaktır. Çıkması da gerekir. Kamu vicdanı ve yargıya güven adına, bu soruşturmanın bir sonuca, cezalandırmayla sonuçlanacak bir yargılama sürecine ulaşması gerekir. Aksi durumda, yargının Anayasa Mahkemesi tarafında değil, ama Ergenekon tarafında siyasallaştığı kesinlik kazanır ve ülkenin bir kurumu daha ciddi güven kaybına uğrar.

Yalnız, şu konuyu da akılda tutmakta fayda var. İlhan Selçuk, Mustafa Balbay, Sinan Aygün gibi sembolik önemi de olan, göz önündeki bazı insanların bu soruşturma sonunda cezalandırmayı bırakın, iddianamade herhangi bir suçlama ile karşılaşmayacaklarını tahmin ediyorum. Eğer böyle bir durum yaşanırsa, soruşturmanın “darbe girişimi” veya “terör örgütü kurma” amacı içinde olanlara dair ulaşacağı sonuç da ciddi anlamda gölgede kalacak, Ergenekon bahanesiyle muhalif kesimlerin sindirilmeye çalışıldığı, korku imparatorluğu kurulduğu, yargının siyasallaştığı, hükümetin basını ve kitleleri baskı altına almayı amaçladığı iddiaları somut bir dayanak bulur; ki benim tahminim yukarıda saydıklarım dahil veya hariç çok sayıda sembolik ismin son noktada yargılanmayacağı yönündedir.

Yine lafı uzattım, kısacası Ergenekon soruşturmasında sona yaklaştık, en azından bilgilenme aşamasına gelmek üzereyiz. Sakin, soğukkanlı bir şekilde beklemek ve olacakları görmek, tepkileri ondan sonraya saklamak en doğru hareket olacaktır.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

→ Yorum YazılmamışEtiketler: · , , , , , ,
Konular: gündem · hukuk · medya · siyaset

Liberal Dostların Çıkmaz Sokağı

20 June 2008 · Yazar: MCK · Yorum Yazılmamış

Türkiye gerçekten çok ilginç bir dönemden geçiyor.

Kendisini liberal olarak tanımlayan bazı aydınlar, düşünürler, yazarlar, beyan ettikleri görüşleri ile radikal İslamcı kanat ile birebir örtüşen fikirlere sahipler. Radikal İslamcılar, aslen kendi sözlüklerine dahi girmesi mümkün olmayan bir demokrasi mücadelesi içindeler, Türkiye’de yaşayamadıklarını söyledikleri dini özgürlükleri için “cihat” ediyorlar. Liberal dostlar, ki liberal düşüncenin özünde mutlaka laiklik vardır (yani laiklik konusunda onlardan şüphem yok), aynı özgürlük ve demokrasi temelinde bu radikallerle buluşuyorlar.

Diğer bir ortak nokta, “vesayet rejimi”. Liberal dostlar (dostlar kelimesini samimi olarak kullanıyorum), Türkiye’de askeri ve bürokratik çevrelerin vesayetinde bir demokrasi olduğunu, aslen bunun demokrasi olmadığını, halkın iradesine karşı otoriter bir hareketin varlığını, darbe günlüklerini, hukukun darbelere alet, hatta özne olduğunu anlatıyorlar. Bu anlatım, radikal İslamcılarda %100 karşılık bularak, çok benzer, ancak ahlaki sınırları zorlayacak bir üslupla yankı yapıyor.

Liberal dostlara birkaç konuyu sormak isterim:

Vesayet rejimi iddianızı kabul edersek, bunun alternatifi, yani gerçek demokrasi AKP tarafından getirilebilir mi? AKP gerçekten ve samimi olarak demokrasiden yana mıdır? AKP’nin laiklik konusundaki görünen ve görünmeyen duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizinle tam olarak aynı söylemler içinde olan radikal İslamcıların demokrasi ve özgürlük arayışı içinde olduklarına inanıyor musunuz?

Ben bu vesayet rejimi iddiasına birçok noktada katılmıyorum. Öncelikle, askeri ve sivil çevrelerde, AKP’den darbe yoluyla kurtulmak isteyen odaklar olduğu iddiasını tamamen yersiz bulmadığımı söyleyim, doğrudur, böyle odaklar olabilir. Ancak bu odakların varlığı, ben ve benim gibi AKP ile demokrasi yolunda ileri gidilemeyeceğini, demokrasi hayalleri kurarken dinci faşizme doğru yol aldığımızı düşünenlerin darbe istediği anlamını taşımıyor. Aynı şekilde, darbe isteyen, planlayan, hatta bunu girişim noktasına getirenler varsa, bunlara karşı mücadele edilmemesi, hoş görülmesi gibi bir düşüncemiz de yok. Yine böyle odakların var olması, Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm askeri ve sivil bürokrasisinin, yargısının, üniversitesinin AKP’yi demokratik olmayan yollarla, darbeyle (askeri veya onların deyimiyle yargı darbesiyle) ortadan kaldırma amacı taşıdıkları anlamını da taşımıyor.

Ben inanıyorum ki, benim gibi düşünenler orduda, yargıda, üniversitede, bürokraside büyük bir çoğunlukta. AKP’ye güvenmiyoruz, AKP’nin demokrat olmadığını görüyoruz, AKP’den “kurtulmak” istiyoruz. Ancak bunun için meşru olmayan hiçbir yöntemi de desteklemiyoruz.

Liberal dostların ilk çıkmazı, bu düşüncedeki insanları toptan “darbeci” diye yaftalamak, onların düşüncelerini, güven bunalımını, endişelerini görmezden gelmeleri. Onlara göre, tek amaç demokrasi, tek yol demokrasi. Ancak bu demokrasi, öyle bir demokrasi ki, bugün demokrat olduğunu iddia edenlere, yarın demokrasiyi ortadan kaldıracak kudreti ellerimizle teslim etmemizi gerektiriyor.

İkinci çıkmaz, radikal İslamcılarla bu kadar örtüşen bir gündemi yaşamaları. Bu konuda detaylı bir açıklama yapmaya gerek yok. Birinin amacı dini referans alan, baskıcı bir rejim, birinin amacı katıksız liberal demokrasi! Yahudi olmayı suç gibi gösteren, orduya, yargıya iftira atan, birçok insanı hedef gösteren ve belki de bazı ölümlerin azmettiricisi olarak kabul edilebilecek bir kısım medya, liberal dostlarla aynı görüşte! Burada bir tutarsızlık yok mu? Radikallerin hedefi belli olduğuna göre, burada duruşunu gözden geçirmesi gereken liberaller değil mi?

Üçüncü çıkmaz ise, birkaç soru ile ortaya konulabilir:

AKP’den kurtulmak isteyen bu darbeci, otoriter, baskıcı “vesayet rejimi” aşıklarının (bizler) amacı nedir? Bu işten ne çıkarı vardır? (mesela ben, bir özel sektör çalışanı olarak bu “vesayet rejimi”nden nasıl besleniyorum, ne bekliyorum?)

Seksen yıllık bir devlet geleneneği içerisinde oluşmuş yargı ve bürokrasi, temelde de özgürlük ve demokrasi yanlısı tavırları bilinirken (80 darbesi ve kalıntılarına karşı alınan tavır) nasıl olur da, 28 yıllık bir 80 sonrası dönemde ilk kez böylesine büyük bir endişe ve mücadele içerisine girer?

Yine 80 sonrası dönemde, askeri baskı ve dayatmalara karşı mücadele vermiş, demokrasi mücadelesinin asıl adresi olmuş bir sosyal demokrat - sosyalist kitle (CHP’den bahsetmiyorum) AKP iktidarı ile birlikte “darbeci” olabilir? Bu kitle nasıl olur da, 28 yıl önce geçtiği işkenceleri, yaşadığı baskıları, kaybettiği dostlarını unutarak askeri bir rejimin hayallerini kurabilir? (aslen bu kitlenin içinde bugünkü liberallerin de büyük bir kısmı bulunuyor)

Liberal dostların çıkmazı, bu konularda bizi anlamamaları, anlamak istememeleridir.

Ben (kendi adıma) liberal dostlarımın talep ve beklentilerini anlıyor ve bunlara temelde katılıyorum. İçinde bulunduğumuz şartlar bizi ayrıştırmasa, benim de birçok konudaki görüşüm liberal düşünce ile çok büyük oranda örtüşür. Türkiye’de demokrasinin aksayan birçok yönü vardır, yapılması gereken çok şey vardır, bunlara da katılmamak mümkün değil. Ancak bu konularda yol almak için AKP doğru adres değildir. (CHP de değildir) Doğru adresin ortaya çıkması için ortak akıl geliştirmemiz gerekmektedir.

Demokrasinin sınıf atlaması için, halkla beraber, halkın katılımıyla ilerleme şarttır. Halkın iradesi, maalesef geçmiş eğitim politikalarının da etkisiyle, cehalet ve yönlendirme kıskacında kalmış, halkımızın bir de din sömürüsü ve sadaka ekonomisiyle kuşatılması sonucunda, bugün gördüğümüz siyasi tablo ortaya çıkmıştır. Bugün bir araştırma yapsanız, halkın büyük bir çoğunluğunun, bana göre en az %80′ler seviyesinde bir çoğunluğunun, faşist düşünceleri farkında olsun olmasın desteklediği, şiddet özlemi içinde olduğu ortaya çıkacaktır. Halkın iradesine uyulması gerekir, ancak halkın iradesinin bu tehlikeli yönelimi, bu iradenin çok dikkatli bir şekilde, tahrik edilmeden, ters yöne doğru itilmeden, bilinçlendirerek gerçekleşmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Özellikle bugün demokrat - demokrat değil şeklinde ortaya çıkan siyasi kutuplaşma, bu kutuplaşma içinde demokrat saftakilerin aslen demokrasi ile yakından uzaktan ilgisinin olmaması, halkın da demokrasi ile ne anladığı konusunda ciddi şüphelerin ortaya çıkmasına yol açıyor.

Liberal dostlarımızın aradığı katıksız demokrasi, şu anda tecelli etmekte olan irade ile maalesef mümkün görünmüyor. Gidişat, tam tersine, gerçekten otoriter bir rejim olarak ortaya çıkıyor. Bu da dostlarımızın içinde olduğu başka bir çıkmaz. Kendi savundukları ilkeleri kullanan kadrolar, çok kısa bir zaman sonra onları da (muhalif noktaya geldikleri zaman) baskı altına alacak, susturacak, hedef gösterecek.

Şimdi bana “vay efendim sen halk düşmanısın, milli iradeden korkuyorsun, darbecisin, niyet okuyucusun” diyenler yine çıkacaktır. Bekir Coşkun’un göbeğini kaşıyan adamı, maalesef şu anda iş başındadır, ancak bu onun suçu değildir, onu bu hale getirenlerin suçudur. Bize düşen, onu “demokrasi” görünümünde içine düştüğü çıkmazdan çıkarmak için bilgilendirmek ve bilinçlendirmektir (yönlendirmek değil). Bu nedenle darbeci, niyet okuyucu türünden ucuz ve kolay mücadeleye girişmek yerine, karşılıklı endişeleri anlayarak, oturup konuşarak, hor görüp hakaret etmeden biraraya gelmemiz gerekiyor.

Bana göre, bu kargaşadan, kaostan çıkmanın yolu, liberal dostlarımızın radikal İslamcıları iyi analiz etmesi, bugün “darbeci” dedikleri çevreleri etraflıca incelemeleri, ben ve benim gibi demokrasi isteyen, ama durumdan rahatsız olanların endişelerine kulak vermeleri ile ortaya çıkacaktır.

Ondan sonra, omuz omuza vererek her türlü diğer konudaki fikir ayrılığımızı bir kenara bırakabilir, demokrasi ve özgürlükler temelinde bir ortak akıl geliştirebilir, gerçek demokrat siyasi hareketlere birlikte destek verebiliriz. Böylece hem radikal İslamcıların din temelli devlet hayalleri, hem de gerçekten de darbe özlemi içinde olan küçük veya büyük toplulukların, odakların hayalleri suya düşecek, Türkiye uzlaşma, ortak akıl ve kalkınma yolunda önemli adımlar atmaya başlayacaktır.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

→ Yorum YazılmamışEtiketler: · , , , , , ,
Konular: gündem · medya · siyaset

Google Davası

18 June 2008 · Yazar: MCK · Yorum Yazılmamış

Google Davası

AKP tarafından Anayasa Mahkemesi’ne verilen savunmada, davaya Google Davası adı verilmesi medyada büyük yankı uyandırdı. Savunma metninde, iddianamenin Google’da çeşitli aramalar yapılarak oluşturulduğu, internet arama sonuçlarıyla iddianame hazırlanamayacağı vb. çeşitli ifadeler bulunuyor.

İddianamede Google ile arama yapılmış, bulunan sonuçlar derlenmiş, dosyalanmış. Yıllar öncesine ait birçok habere yer verilmiş. Peki, bunda ne var?

Şu var: AKP, geçmişiyle hesaplaşmış bir parti değil. Gerek çekirdek kadrosu, gerekse partinin kendisi, özünde bulunan Milli Görüş geleneğine halen içten içe bağlı. Şimdinin aslan demokratları, işin özüne inince, “kanlı mı, kansız mı” sorusuna giden anti-demokrat İslamcı geleneği halen yaşatıyor. İşte burada dananın kuyruğu kopuyor.

Google kullanarak AKP hakkında birçok iftiraya ulaşabilirsiniz. Ama Başsavcı’nın yaptığı, muteber gazetelerin yalanlanmamış, tekzip edilmemiş haberlerine Google ile ulaşmaktan ibaret. Forumlarda veya bloglarda yazılan, kimin yazdığı belirsiz, kanıtsız, iftira niteliği taşıyan yazılar değil bunlar. Hepsi haber niteliği taşıyan, künyesi, yazarı, sorumlusu belli yayınlardan yapılan alıntılar.

Açık toplum, özgürlük, şeffaf yönetim diyoruz. Peki, geçmişiniz birden önünüze gelince, bundan niye gocunuyorsunuz? Acaba “geçmiş” dediğiniz şeyler, halen “güncel” mi? Mesele bu mu? (Burada geçmiş sözüne bir ekleme yapayım, iddianame 10 yıllar öncesinin haberlerinden ibaret değil, ama bir kısmı gerçekten AKP öncesine atıf yapıyor.)

Geçmişiyle hesaplaşmış, eski gömleğini çıkarıp demokrat gömlek giymiş bir parti, bunlardan niye bu kadar korkuyor ki? Çıkın, şunu söyleyin: “Evet, biz o dönemde o görüşleri benimsemiştik, ancak yanlış olduğunu anladık ve o yoldan döndük. Bunu yine Google’dan bulabileceğiniz şu haberlerde anlattık, geçmişimizle hesaplaştık, bağlarımızı kopardık, özeleştirimizi yaptık. Şimdi farklıyız.”

Mesele burada. Bunu söyleyemiyorlar. Söylemeyemezler.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

→ Yorum YazılmamışEtiketler: · , , , , ,
Konular: gündem · medya · siyaset