Küçük Pencere

Küçük Pencere’den Türkiye ve Dünya

Küçük Pencere header image 1

Seçmen Ne İster?

17 June 2008 · Yazar: MCK · Yorum Yazılmamış

Seçmene sorsanız, araştırma yapsanız, görürsünüz ki, seçmen siyaset kurumu ve siyasilerden şunları ister:

  1. Seçmen, dokunulmazlık zırhına bürünmüş siyasilerin eski suç dosyalarından kaçmayıp yargılanmasını, halkın gözünde aklanmış olmasını ister. Temiz siyasetçi ister.
  2. Seçmen, milletvekili dokunulmazlığının dolandırıcılık, ihaleye fesat karıştırma, adam yaralama, şantaj, tehdit, gasp, hırsızlık, organize suç örgütüne üye olmak gibi, yasama dokunulmazlığıyla yakından uzaktan ilgisi olmayan tüm suçları kapsama alanı dışında bırakmasını bekler.
  3. Seçmen, milletvekillerini kendisi seçmek ister. Parti liderinin seçimine biat etmek zorunda kalmamak ister.
  4. Seçmen, desteklediği partinin demokrasiyi sözde değil, özde benimsemesini bekler.
  5. Seçmen, sistemle kavga etmek yerine, sistemin aksayan yönlerini, cumhuriyetin temel ilkelerini aşındırmadan düzenleyecek ve geliştirecek, gerçekten herkes için demokrasi ve özgürlük getirecek, samimi partiler ister.
  6. Seçmen, kendisine samimi davranacak, yalan söylemeyecek siyasiler ister.
  7. Seçmen, ekonomik sorunlarına çözüm getirecek, o sorunları ciddiye alan, kalkınmayı hedefleyen partiler ve siyasiler ister.
  8. Seçmen, dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı yapmayan, gerçek demokrat siyasiler ister.

İster mi? İster. Peki sandık günü geldiğinde, seçmen kimi seçer?

  1. Seçmen, dokunulmazlığı kaldırma vaadiyle gelen, ancak kaldırmak bir yana, güçlendirmeye çalışan, hakkında kabarık mahkeme dosyaları bulunan, bunlardan kaçan, yargılanmamak için elinden geleni yapan siyasileri ikinci kez, tekrar seçer.
  2. Seçmen, dokunulmazlık kapsamını inandırıcı hiçbir gerekçe ile savunamayan, “bunlar bizi dövecek” türünden mızıkçı çocuk bahaneleri öne sürenleri ikinci kez, tekrar seçer.
  3. Seçmen, milletvekili adaylarına razı olur, biat eder, parti lideri kimi diyorsa, onları seçer.
  4. Seçmen, sadece kendine demokrat olanları seçer, tereddütsüz seçer.
  5. Seçmen, sistemi demokratikleştirmek adına cumhuriyeti kuran ve ayakta tutan tüm değer ve ilkeleri aşındırmayı amaçlayan, aşındırdıkça demokrasiden uzaklaşan, faşizme kayan, bunu da demokratlık adına yapanları seçer. Seçmen, çok az sayıdaki başı örtülü kız üniversite öğrencisinin sorununu Türkiye’nin en büyük özgürlük sorunu olarak ele alıp, diğer tüm konuları unutanları seçer.
  6. Seçmen kendisine en çok yalan söyleyen, en çok kandıranı büyük bir coşku ile seçer. Dün ak dediğine bugün kara diyenlere özel bir artı puan (bonus olarak) verir.
  7. Seçmen, ekonomik sorunlara çözüm getirmek yerine üzerinde oynanmış istatistiklerle birkaç yılda milli geliri 2.000 dolardan 10.000 dolara çıkardığını iddia edenleri seçer. Kendisine iş yerine kömür ve erzak paketleri dağıtıp sadaka ekonomisi uygulayanları seçer.
  8. Seçmen, özellikle dini duygularının sömürülmesinden ve kullanılmasından çok hoşlanır, bunu yapanlara güzel oylar verir. Ayrıca ırk ayrımcılığı, üstü kapalı bölücülük, yumuşatılmış faşizm söylemleriyle karşısına çıkanları buyur etmekten mutluluk duyar.
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

→ Yorum YazılmamışEtiketler: · , , , ,
Konular: siyaset

Dinci Faşizmin Ayak Sesleri

15 June 2008 · Yazar: MCK · Yorum Yazılmamış

Normalde hiç takip etmeyeceğim bir gazete ve ona bağlı internet sitesini Önder Sav olayından beri sıkça okur oldum. Ne yazıyorlar, ne diyorlar, merak ediyorum. Herkesin takip etmesi gereken, ibret verici yayınlar bunlar. İsmini yine de anmak istemiyorum, yazmaya elim varmıyor, utanıyorum.

Son günlerde Türk Silahlı Kuvvetleri komuta kademesiyle uğraşır oldular. Elbette ve özellikle, Orgeneral İlker Başbuğ en önemli hedefleri. Kudüs’teki Ağlama Duvarı’nda çekilmiş fotoğraflar başta olmak üzere, çeşitli malzemelerle kendisi hakkında bir karalama kampanyası yürütüyorlar.

Açıkça yazmasalar da, Org. Başbuğ’un Musevi olduğu imasından hareketle atılan bazı başlıklara bakalım:

  • Aynı hoşgörüyü Müslümanlara da gösterin
  • Türkiye’nin milli güvenliği tehlikede mi? (Büyük Kulip üyeliği hakkındaki haber)
  • Hürriyet’e hitaben: Erdoğan’ın Hikmetyar’ın önünde diz çöktüğü fotoğraflara neden yer verdiniz?

Yani neymiş? İlker Başbuğ Müslüman değilmiş, Müslümanlar aynı hoşgörünün kendilerine de gösterilmesini bekliyormuş. Ayrıca İlker Başbuğ’un bu sene Genelkurmay Başkanı olacak olması, Türkiye’nin milli güvenliğini tehlikeye atabilirmiş. Diğer yandan, Tayyip Erdoğan’ın Hikmetyar’la çekilmiş fotoğrafları ile bu fotoğraflar, aynı sınıflandırmaya girermiş.

Bu haberleri yapanlar, kendilerini dindar Müslüman olarak tanımlıyor. Herhangi bir dine göre düşünmeden yazayım, bu yayınlarda gördüğüm başlıkların büyük bir kısmı, dinden önce diğer tüm yerleşik etik ve ahlak kurallarına aykırıdır. İşin din tarafını da eklersek, tüm dinlerin ortak amacı olan güzel ahlak kavramının çok uzağındadır. Buradan hareketle, biz de “bu insanlar Müslüman olamaz” desek, yeri midir? Hayır, değildir, herkesin dini kendinedir.

Peki İlker Başbuğ’un dininden size nedir?

Ben işin o tarafıyla hiç ilgilenmiyorum. Beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren, açık, seçik, alenen, yazılı basın ve intenet yoluyla, adı, sanı, adresi belli bir takım insanların, (kendileri yorumlayıp Musevi ilan ettikleri bir kişiye) dini ayrımcılık yapmasıdır.

Türkiye’de her zaman faşist akımlar olmuştur, olacaktır. Aslen demokrasi anlayışımız zayıf olduğu için, gündelik yaşantımızda da faşizmin izlerini (dikkatle inceler, düşünürsek) sıkça görürüz. Ancak beni korkutan, bu yayınlara iktidarın sessiz kalmasıdır. Marjnal kabul ettiğimiz bu yayınlar, son günlerde gündemin belirlenmesinde önemli bir rol oynuyor, ses getiriyor. Yani, bunlar iktidarın gözünden kaçıyor olamaz. Ben şu ana kadar bu yayınlara iktidardan bir tepki geldiğini hatırlamıyorum. Bu kampanyaya sessiz kalmak, bir anlamda destek vermek değil midir?

İktidar ne yapmalı? Her fırsatta medyadan bahseden Başbakan, çıkıp bu yayınlara “kardeşim sana ne benim Kara Kuvvetleri Komutanımın dininden?” demelidir. Bize her ortamda demokrasiden, özgürlüklerden, toplumun tümünü kucaklamaktan bahseden Erdoğan, bu yayınları yapanlara sert tepkisini göstermelidir. Yapılanın ayrımcılık olduğunu haykırmalıdır.

Şu ana kadar bu tepkileri göremedik. Korkarım gelecekte de göremeyeceğiz. Ve dinci faşizmin ayak seslerini her geçen gün daha yakından duyacağız…

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

→ Yorum YazılmamışEtiketler: · , , , , ,
Konular: gündem · medya · siyaset

Başbakan Şaşırdı: Hain CHP, Saftirik Mahkeme!

11 June 2008 · Yazar: MCK · Yorum Yazılmamış

Başbakan Erdoğan, dünkü AKP grup toplantısında, “Türkiye seninle gurur duyuyor” tezahuratları arasında Anayasa Mahkemesi’nin türbanla ilgili düzenlemeyi iptal etmesini değerlendirdi.

Değerlendirmesinin büyük bölümünü Ce-Ha-Pe’ye ayırırken, Anayasa Mahkemesi’nin kendisine fazla dokundurmadı. Konuşmasının son bölümünde yargının denetlenmesi, gerekçe yazılmadan iptal kararlarının açıklanması ve mahkemenin saygınlığı konusunda birkaç cümle ile geçti.

Aslında konuşmaya çok sert bir şekilde başlamıştı. Meclis’in kimseye boyun eğmeyecek, yüce bir çatı olduğunu anlattıktan sonra, herkesin şaşkın bakışları arasında CHP’ye girişti. Bu işin sorumlusu CHP’ymiş. CHP, yargı ile yasamanın arasını bozmak, kavga çıkarmak, huzursuzluk yaratmak, istikrarı bozmak istiyormuş.

CHP’ye emanet olarak verilmiş bir oydan başka bir sempatim yok. Ama insaf edin yahu, bunlar nasıl sözler sayın Başbakan? CHP herhalde bunların istikrarlı şeriat yolculuğunu bozdu, ona sinirlendi.

Başbakan CHP’ye saydırdıkça saydırıyor; tüm partiler bu işe tepki göstermiş, bir tek CHP tepki göstermemiş. CHP, Meclis’in çalışmasını istemiyormuş.

Siyasi mücadele dedik, CHP’ye yüklenmeyi anladık da;

  • İktidarda olan sizsiniz, muhalefet gibi konuşuyorsunuz. Sanki CHP’nin icraatları sürekli mahkemeden dönüyor, bu da yargı ile yasamayı karşı karşıya getiriyor gibi konuşuyorsunuz,
  • CHP’nin mahkemeye gitmesine sebep olan anayasa değişikliğini başkası yapmış gibi davranıyorsunuz,
  • CHP yargı ile yasamayı karşı karşıya getirip birbirine düşürdü derken, Yargıyı da “Saftirik Mahkeme” yerine koyuyorsunuz,
  • Yargının saygınlığından bahsederken, yargıyı CHP’nin uşağı olmakla (üstü kapalı bir şekilde) itham etmiş oluyorsunuz.

AKP’nin ve Başbakanın Demokrasi anlayışı, “bana, bana, bana, hep bana hep bana, bana” diye (bir şarkı vardı böyle) özetlenebilirken, kendileri 301′de ayak sürüyüp, türban dolmuşuna hemen binerken, “demokratik, sivil, özgürlükçü anayasa” hikayesinin türbandan ibaret olduğu ortaya çıkmışken…

Anayasa Mahkemesi üyeleri çocuk mu, satılık mı, saftirik mi, oyuncak mı, uşak mı? Ne diyorsanız, açıkça söyleyin. Madem sorumlu CHP, bu durumda, mahkeme maşa, değil mi? Mahkeme CHP ne derse onu yapar, o yüzden sorumlu CHP; haydi söyleyin!

Demokratik, laik, sosyal hukuk devletimizin teminatı, demokrasinin tek neferi AKP, eşcinseller söz konusu olunca, onlarla görüşen milletvekiline “sapıklarla ne işin var”, “başımıza (p)üsküllü bela oldun” der, türban demokratları, türban dışındaki herhangi bir demokratik soruna “ehh, ben bu konuyu bilmiyorum, siz başkasına sorun” diye tüyer, tek adam demokrasisi ile yönetilen AKP’de ne parti içi demokrasi, ne de Siyasi Partiler Yasası konusunda tek bir adım atılmaz, %10 seçim barajı konusunda ise CHP ile tam mutabakat sağlanır, türban işinde demokrasi aranır! Samimi olalım “beyler”. (kendisi bu şekilde hitap etmişti)

Gelelim dokunulmazlıklara. 2002 seçimlerinden önceki en büyük vaadi dokunulmazlıkların kaldırılması olan bir parti genel başkanısınız. CHP ile televizyonlarda, canlı yayınlarda anlaşmadınız mı? Durduk yerde, en büyük yaranız olan konuda, çıkıp dokunulmazlıklara nereden değindiniz Sayın Erdoğan? Sormazlar mı, dokunulmazlığınız olmasa, yargılanacağınız dosyaların konusu demokrasi, özgürlükler vs. mi, yoksa yolsuzluk, rüşvet, ihaleye fesat karıştırma olayları mı diye? Sormazlar mı, dokunulmazlık konusu sizin vaadinizdi, ne yaptınız diye? (sormuyorlar maalesef)

Bu da olmadı, o zaman kuvvetler ayrımına dalalım. Ne diyor başbakan? Yasama - yargı arasında yetki karmaşası var(mış). Başbakan yine unuttu, yasama ile yürütme arasında da bir kuvvetler ayrımı var(dı). Var mı? Var diyecek bir kişi var mı? Hükümet, hatta tek başına başbakan meclisin tüm kararlarında tek başına karar verme noktasında değil mi? Yasama tamamen kendi tahakkümü altında değil mi? Başbakanın kararları dışında, tek bir el bile kalkıyor mu?

Komediyi izah etmesi bakımından, bugün Hürriyet Gazetesi’nde gördüğüm, yasamanın çalışma ciddiy(y)eti ve prensipleri bakımından trajikomik bir haberle bu yazıyı da tamamlayalım: TMBB’de kabul edilerek yürürlüğe giren, Odalar ve Borsalar’da yönetimde yer alacak kişilerin özelliklerini tanımlayan yasada yapılan değişikliğe göre, artık Oda ve Borsa yönetimlerinde, yüz kızartıcı suçtan sabıkası olmayanlar görev alamayacaklar…

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

→ Yorum YazılmamışEtiketler: · , , , , , , ,
Konular: gündem · siyaset

Biz Demokrat Olmuşak!

10 June 2008 · Yazar: MCK · Yorum Yazılmamış


Radikal, 26.08.2007

Yıllar önce Okan Bayülgen’in Zaga’sında iki karükatür tipleme vardı, sanırım “elemanlar” diye çıkarlardı. Her hafta “biz şunu olmuşak” diye ekrana çıkar, olmadık görüntüler verirlerdi. Onlardan “biz gey olmuşak!” diye başlayanı aklıma her geldiğinde güldürmüştür beni. İki eleman fırça gibi bıyıkları, orman gibi göğüs kıllarıyla “biz gey olmuşak” diye başlayan bir skeç yapmışlardı. Çok gülmüştüm.

Şimdi de ona benzer bir karikatür içinde yaşıyoruz. Ama bu sefer gülemiyoruz.

Yıllarca “egemenlik kayıtsız şartsız milletin değil, Allah’ındır” diyen, demokrasiyi zamanı gelince inecekleri bir tramvay olarak gördüklerini kendileri ilan eden, laiklik dinsizliktir anlayışının egemen olduğu, kadını ikinci sınıf vatandaş olarak gören, siyaseti bırakın, aile içinde demokrasinin d’sini duymaya tahammülü olmayan, dini referans alan bir geçmişten gelen kadrolar, bugün bize demokrasi, (Dengir Fırat’ın deyimiyle “demukrasi”) dersi veriyorlar, “Milli İrade” tanımları yapıyorlar.

Bugünlere nasıl geldik?

Erbakan Hoca’ları ile yürüdükleri yolda bir gün önce şeriat devleti, pardon “adil düzen” isteyenler, günün birinde yataklarından kalktılar ve “biz demokrat olmuşak” dediler. Geçmişleri ile hesaplaşmadan, hangi dönüşümden geçtiklerini açıklamadan, nasıl bir yolculuk sonunda demokrat olduklarını anlatmadan, bir günde, bir sabah, yataklarından kalktıklarında “demokrat” oldular. Bir gece önce yatağa girerken Avrupa Birliği ve onun değerleri hakkında söylemedikleri söz yokken, sabah yönlerini AB’ye çevirdiler. Akşam yemeğinde Atatürk’e ve Türkiye Cumhuriyeti’nin değerlerine küfür ederken, kahvaltıda “laikliğin güvencesi” oldular.

Bu işten kimse bir şey anlamadı. Kendileri de anlatmadı. Ne oldu da, bir gün içinde her şey değişti, afedersiniz “gelişti”, çözemedik gitti. Cuma namazlarında tekbir getirip “şeriat isterük, laiklik istemezük” diyenler, nasıl dönüştü, nasıl bir felsefi yolculuktan geçti, nasıl demokrat oldu, nasıl özgürlükçü oldu, kimse anlamadı.

Liberal dostlar, bu bir gecede demokrat olanlara nasıl inandı, onlarla gerçek bir AB yolculuğu yapacağımıza nasıl ikna edildi, “evrensel hukuk” dediğimiz değerleri bu kadroların bize getireceğine ne oldu da “iman etti” onu kendileri bile halen çözemedi, gitti.

Bir karikatür içinde yaşıyoruz. AKP kadrolarının tüm yaşam felsefeleri, tüm geçmişleri, ve maalesef halen açıkça görünen geleceğe bakışlarına rağmen, “demokrat”ı oynadıkları, bize özgürlük, hukuk, demokrasi getirecekleri bir skeç bu. Hepimiz bu skeçin tam ortasında, “elemanlar” pozisyonundayız. “Biz demokrat olmuşak” diyoruz.

Ahmet Hakan’ı ilgiyle takip ediyorum. İlginç bir yolculuk yaşıyor. Her gün kendisiyle bir hesaplaşma içinde. Geçmişini sorguluyor, bir gün önce yazdığının üzerini çiziyor, yeni bir şey yazıyor, dün ak dediğine, bugün kara diyor. Ama sorgulayarak, hesaplaşarak, içini açarak yapıyor bunu. Fikirlerine katılmasam da, samimi bulduğum bu yolculuğunu ilgiyle izliyorum, her gün merakla yazılarını takip ediyorum. Çünkü “hesaplaşıyor”. Hesaplaşınca, “ben artık şöyle oldum” dediğinde, inandırıcı oluyor. En azından geçmişte ak dediğine bugün neden kara diyor, açıklamasını yapıyor. Hesaplaşmadan yazsa, bizim “elemanlar” skeçi gibi görünecek dönüşümü, saygıdeğer hale geliyor, “bak bu da varmış, üzerinde düşünmek lazım” dedirtiyor.

AKP kadroları size bunu dedirtebiliyor mu? AKP kadroları demokrat mı, demukrat mı? AKP hangi yoldan geçti? Hangi dönüşümü, hangi hesaplaşmayı ortaya koydu? Ne oldu ki, nasıl bir yolculuk yaşandı ki, AKP demokrasi ve onun temeli olan laikliğin teminatı oldu? Demokrasiyi amaç değil, (şariat yolunda) araç olarak görenler, ne zaman gerçekten demokrat oldu?

Veya şöyle soralım, AKP’nin demokrasi anlayışı, (moda terimle) “evrensel demokrasi” ile bağdaşıyor mu? Yoksa AKP sadece kendine mi demokrat?

Onlar anlatmadı, tamam. Biz soralım diyen bir babayiğit çıkmayacak mı?

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

→ Yorum YazılmamışEtiketler: · , , , , , , , ,
Konular: avrupa birliği · gündem

Teknoloji, Telekulak, CHP, Dinleme, Yöntem…

4 June 2008 · Yazar: MCK · Yorum Yazılmamış

Genel Sekreter Önder Sav’ın eski Bolu Valisi ile yaptığı görüşmenin izinsiz bir şekilde bu kadar kirli ifadelerle yayımlanması, büyük bir ihtimalle bu işi yapan gazetenin cezalandırılması ile son bulacaktır. Halen içerik, görüşmenin özü gibi konuları diline dolayan ve gerçekten de “söyledikleri kadar varmış, bunlar nasıl Müslüman” dedirtecek kadar etik dışı yayın yapan bu gazete, her ne yöntemle olursa olsun, iki kişinin özel görüşmesini dinleme yoluyla kayıt altına almış ve yayımlamıştır. Gündem işin diğer taraflarına çakılı kaldığı için, işin bu yönü gözardı edilmektedir, edilmemelidir.

Önder Sav, Deniz Baykal ve CHP’nin durumuna gelirsek; Turkcell’den de teyit alınmasıyla beraber, elde iki seçenek kaldı:

  • Önder Sav gerçekten de Yes / No tuşlarının yerini bilmiyor, unuttu veya karıştırdı; gelen çağrı üzerine telefonu açık bıraktı ve kendi kendini dinletti. (Bkz. 1. paragraf, bu şekilde “dinletmiş” olsa bile, bu yayın düpedüz ahlaksızlıktır.)
  • Önder Sav’ın telefonu özel bir yazılım ile “hack” edildi, ilgili gazetenin çağrısına sessiz cevap verdi ve kendini dinletti. Elbette bu özel yazılımın yüklenmesi için telefonu birilerinin “elden geçirmesi”, programlaması vs. gerekiyor.

Şu anda birinci seçenek ağırlık kazanmış durumda. İşin doğası da bunu gösteriyor. CHP ise bu işte başka bir iş var diyor, ama ne var söyle(ye)miyor. Eğer söyleyemiyorlarsa, ellerindeki tek alternatifi burada tekrar etmiş olayım: Cep telefonunu inceletsinler. Üzerine özel bir yazılım yüklenmiş mi, bu türden “sessiz cevaplama” ile kendi kendini dinletecek bir şekle sokulmuş mu, kontrol ettirsinler.

Eğer bu alternatifi de tutturamazlarsa, artık inadı bıraksınlar, Önder Sav’ın da istifasını istesinler. Zira bu işi şöyle yönetmiş olsalardı, bugün başka şekilde konuşuyor olabilirdik:

CHP Genel Sekreteri’nin bir vali ile yaptığı özel görüşme, “kelimesi kelimesine” bir gazetede nasıl yayımlanır, bu nasıl olur, yapılan yasalara aykırıdır söylemini ele alıp, “beni hükümet dinledi”, “devlet bu işin içinde” vb. iddialara girilmeseydi, bugün o etik değerlerden yoksun gazete hedefte olacaktı. Bu görüşmeyi nasıl kaydettiler, nereden aldılar, nasıl edindiler diye onlara soru sorulacak, nasıl yaptıkları açıklanınca bunun ne kadar ayıp, ne kadar ahlaksız bir hareket olduğu üzerine konuşulacaktı.

Belki işin arkasından ortam dinleme, böcek, lazer, infrared vs. her ne ise, yine bir dinleme skandalı çıkabilirdi, ama çıkmadığı durumda dahi, yapılanın kendisi bir skandal olduğu için, CHP de, Önder Sav da bu durumlara düşmezdi.

İnsan sormadan edemiyor.

  • Bu kadar büyük iddialarla ortaya çıkmadan önce, şu telefonu elinize alıp arama kayıtlarına bakamaz mıydınız?
  • İsmini anmadığımız o gazeteyi arayıp, arkadaş, bu görüşme doğrudur fakat ben sana böyle bir izin vermedim, sen bunu nereden nasıl edindin diye sorsanız olmaz mıydı?
  • Devlet dinledi, hükümet yaptı çıkışlarını yapmadan önce, savcılığa suç duyurusunda bulunup, bu işi kim nasıl yaptıysa, şikayetçiyim diyemez miydiniz?

Şimdi başka şeyler konuşuyor olurduk.

Şimdi hükümet ve kendi kurduğu organizasyonlar bu dinleme işleri konusunda kendilerini böylesine “aklamış” pozisyona gelemezlerdi.

Şimdi Önder Sav’ın istifası bile yetmez, bu yönetim (zaten yapamıyordu ama) kesinlikle gitmeli demezdik.

İktidar için AKP’nin alternatifi halen yok. Muhalefetteki başarısız CHP’de yönetim alternatifi yok (veya çıkamıyor), MHP ile bu iş zaten olmaz, “ne olacak bizim halimiz” diye ağlamazdık.

Ne olacak bizim halimiz?

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

→ Yorum YazılmamışEtiketler: · , , , , ,
Konular: gündem · medya · siyaset